Sanma ki Derdim Güneşten Ötürü

Zeynep Naz Keçelioğlu

Yazın başlangıcıydı ve okul duvarlarının sarısı güneşin yakıcı sıcaklığına karışıyordu. Günlerin monotonluğunu geride bırakmak üzereydik; çünkü okulun bitmesi değişim demekti. Rüyalarımda hâlâ sıkça gördüğüm kantinin minik bahçesi çocuklarını almaya gelmiş annelerin selamlaşmalarıyla doluydu. Sıcak ama yapmacıklardı ve sayıca az babaların hevessizliğiyle çelişmekteydiler. Beni almaya da annem yerine babam gelmişti. Bir keresinde bu bahçede uğur böceklerinin istilasına uğramıştım. Havada asılı kalmış halleri, sayıca çoklukları ve düzensiz rotalarının üstümde yarattığı tiksinme, arkadaşlarımın bu sahneden etkilenmiş halleriyle çelişiyordu. Bense kendi bölgesi bozguna uğratılmış korkak bir asker gibi arkamı dönüp kaçmıştım. 

Güneş doğarken güneş doğuyor diyorsak güneş batarken de güneş ölüyor dememiz gerekmez mi?

Sonraki senelerde yaşıtlarımın gülünç bulduğu bu kırmızı siyah noktalı yaratıkları yalnızca itici buldum. Arkadaşlarım onları ellerine alıp dilek tutmanın peşindeyken ben arkalarına saklandıkları tatlı kostümün ötesini gördüğümü hissediyor, onların böcek oldukları gerçeğini unutmuyordum. Albert’in öldüğü gün kantinin bahçesinde gördüğüm tek uğur böceği Mert’in beyaz tişörtündeydi. Karamelli dondurmamdan eriyen parçalar ayakkabıma damlamaya başlayınca babam, Mert’i uyarmama fırsat kalmadan araya girip, benimle kıyafetlerimize göstermemiz gereken özen hakkında bir konuşma yapmıştı. Güneşin keskinliği her şeye terli ve rahatsız bir rüya havası veriyor, okulu bitirmenin hevesine kapılmış öğrencilerin uğultuları babamın sesine karışıyordu. Özellikle dördüncü sınıfı bitirenlerin; çünkü dördüncü sınıf çok zordu. Acaba Albert o sabah ölümün ona yaklaştığını hissetmiş miydi? Annem dünya üzerinde paylaşacağımız son günde bana “Kendimi ölüme yakın hissediyorum.” diyerek bazılarının ölümün kendilerine doğrultulmuş hareketini hissedebildiğini düşündürecekti. Ama bunun olmasına daha seneler vardı. 

Akmerkez’in (alışveriş merkezinin) yemek katında arkadaşlarımla otururken huysuz ve sabırsızdım; yalnızca birkaç gündür hayatımda olan Albert’la hızlıca duygusal bir bağ kurmam gerektiğini hissediyordum. Tüm gün ona kavuşmayı beklemiştim. Ağzıma bir yere yetişircesine attığım pepperonili pizzanın yaktığı dilim şişerken Albert’in dün yaptığı hareketleri sanki bana sevgi gösterisilermiş süsü vererek ballandıra ballandıra anlatıyor, Mert’in ilgisini, diğer arkadaşlarımın da kıskançlığını arttırmaya çalışıyordum. Pepperoni sevmezdim ama babamın iyi bir veli gibi hissetmek adına araya sıkıştırdığı bu gereksiz sosyal aktiviteye son vermeye o kadar odaklanmıştım ki siparişimden pepperonileri çıkarttırmayı unutmuştum. Yemek katının metal masaları ve plastik tepsileri başlamak üzere olan yaz tatilimin son keyifsiz tablosu olmalıydı. Hemen eve dönmeliydim. 

İlkokul yıllarımın ilk yarısını Mert’e aşık geçirdim. Bir keresinde bir havuz partisinde sınıf arkadaşım Alina’nın bana kimden hoşlandığımı sorduğunu hatırlıyorum. Gözlerim havuzun dışında futbol oynayan Mert’e gitmişti. Suyun serinliğine rağmen beni ter bastığını fark etmiş, arkamı dönüp sudan çıkmak istemiştim. Alina’yı önce onun bana itiraf etmesi gerektiğine ikna ettiğimde bana “Mert’ten hoşlanıyorum.” cevabını vermişti. Arkasından bir devlet sırrı verir gibi kulağıma eğilip Başak ve Merve’nin de Mert’i beğendiklerini fısıldamıştı. İçimde filizlenmekte olan kıskançlık duygusu yerini birlik ve beraberlik hissine bırakmıştı. Kendimi bu diğer kızlara beş dakika öncesinden daha yakın hissetmiştim. Mert’e on yaşındayken ondan hoşlandığımı, onu seneler sonra annemin mevlidinde gördüğümde itiraf edecektim. Hassas bir günümde ağzımdan çıkan bu yersiz itirafa arkadaşım Ege gülecek, Mert de yanlış bir şey söylememeye çalışarak, şaşkın ama şefkatli bir tavırla bana ilkokulda hatırladığı tek ilgisinin futbol oynamak olduğunu söyleyecekti. Aklım o havuz partisine gidecekti. Ama bunun olmasına daha seneler vardı. Albert bir Gine domuzuydu. Beyazdı üstelik.  Teyzem tarafından bana ve kardeşime doğum günümde verilen iki domuzdan biriydi. İsmi, rengi bana Fen Bilimleri derslerinden bildiğim Albert Einstein’ın kır saçlarını hatırlattığı için Albert’di. İsmini “Kar” koymak da gelmişti aklıma ama hemen vazgeçmiştim; çünkü zevk sahibi bir çocuktum. 

Baba Albert ölmüş! BABA!” “ALBERT ÖLMÜŞ MÜ? “Babam odadan çıktığında çaresizlikle kafesin bıraktığı boşluğa bakakaldım. Güneş benimle dalga geçercesine kırmızı kafesin pembe halımdaki eksikliğine vuruyordu. Sabırsızlıkla haber bekledim. Ne kadar bilmediğim bir sürenin sonunda babam ve annem geldiler. Ellerinde kafes yoktu. Gine domuzları aşırı sıcakta kalınca kalp krizi geçirebilirlermiş.

Çocukken sinir olduğum şeylerden birisi de doğum günlerimde benimle beraber kardeşime de hediye getirilmesiydi. Özellikle yaşım biraz büyüdükçe bana kıyafet hediye eden yetişkinlerin benim doğum günümde kardeşime oyuncak getirmeleri gözümde affedilemez bir suç halini almıştı. Bir keresinde annemi arkadaşlarımın doğum günlerinde sadece onlara hediye alması konusunda uyarmıştım. İnsan kendine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yapmamalıydı. O sene de doğum günümde kardeşime de hediye gelmesine biraz bozulmuştum ama kapris ve şımarıklığım kısa sürmüştü. Bir Gine domuzu yeterince iyi bir hediyeydi. Büyürken sahip olduğum her hayvan erken öldü. Bir keresinde liseden bir kız ölen hayvanlarımı anlatmam üzerine,  üstümde bir büyü olabileceğini söylemişti. Olabilir demiştim; çünkü bir büyü fikrini o nispeten olgun yaşımda bile mantıklı karşılamama yetecek kadar hayvan kaybetmiştim. Öldüğünü bildiğim köpeklerim, balıklarım, kaplumbağalarım oldu, ama öldüğünü gerçekten anladığım ilk canlı Albert’di. Bana saatler sürmüş gibi gelen pizza seremonisi sonrası eve girdiğimde sabırsızlıkla odama yürüdüm. Her adımda Albert’in bedenine yaklaşıyordum. Işık eve batıya bakan odamın penceresinden giriyordu. Artık keskinliğini kaybetmiş güneşin pembe mobilya ve duvarlarımın filtresinden geçerek koridora vuran yumuşak ışığı, yürüyüşüme gerçeküstü bir rüya havası katıyordu. Ben ve babam dışında birileri daha bizimleydi; ama kimlerdi hatırlayamıyorum. Odaya girdiğimde Albert’in penceremin karşısındaki duvara dayalı kafesine yöneldim. Hareketsiz yatışını fark ettim. Bedenimi sarmış heves yerini anında derin bir dehşete bıraktı. Gözlerim önce beyaz suratına vuran güneşe gitti, sonra yana devrik gövdesine, sonra açık gözlerine. Uyuyor gibi görünmeyen bedenini ancak bu minik farkındalık sahneleri sonrasında bütünüyle algılayabildim. Babam odaya girdiğinde çığlık çığlığaydım. “Baba Albert ölmüş! BABA!” “ALBERT ÖLMÜŞ MÜ? “Babam odadan çıktığında çaresizlikle kafesin bıraktığı boşluğa bakakaldım. Güneş benimle dalga geçercesine kırmızı kafesin pembe halımdaki eksikliğine vuruyordu. Sabırsızlıkla haber bekledim. Ne kadar bilmediğim bir sürenin sonunda babam ve annem geldiler. Ellerinde kafes yoktu. Gine domuzları aşırı sıcakta kalınca kalp krizi geçirebilirlermiş. Bana hâlâ sahte gelen bu bilgiyi o gün annemden öğrendim. Sıcak kardeşimin domuzunu neden bağışlamıştı anlayamadım. Annem de kalp krizinden ölecekti. 

Güneş doğarken bu defa babamın çığlıkları üstüne ben odaya girecektim. “Nesrin uyan! Nesrin! NESRİN! UYAN!” Gözlerim önce annemin sırtüstü yatan bedenine gidecekti, sonra cansızlığa teslim olmuş bükük boynuna, sonra tavana bakan arkası bomboş gözlerine. Yine bedenimi bir dehşet saracaktı. Annemin dünyevi kalıntılarına bakakalacaktım. Doktorlar odaya girecek, kalp masajı yaparak annemi odadan çıkaracaklardı. Annemin sol kolu sedyeden dışarı sarkacaktı. Kardeşime ulaşamayacaktık. Bu defa sabırsızlıkla değil çaresizlikle haber bekleyecektim. Sonsuza kadar beklemek isteyecektim. Gelmeyen bir haber hayatımı değiştiremezdi. Beklerken zaman durdu sanacaktım; ama güneş kadir varlığını sinsice günün içine sokmaya başlayacaktı. Gece kendisini ufuk çizgisinden başlayarak sessizce gündüze teslim edecekti. Her zamanki gibi dünyada yeni bir gün başlayacaktı. Annem bu sırada çoktan ölmüş olacaktı; ama biz bir süre daha haber bekleyecektik. Babama “güneş doğuyor.” diyecektim. Güneş doğarken güneş doğuyor diyorsak güneş batarken de güneş ölüyor dememiz gerekmez mi? Babam bu yersiz gözlemimi duymayacaktı. Kahrolmak üzereydik. Ama dediğim gibi, bunların olmasına daha seneler vardı. 

Sanma ki Derdim Güneşten Ötürü
Okuyucu Derecelendirme0 Oy

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Toplam Puan

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Custom Sidebar

You can set categories/tags/taxonomies to use the global sidebar, a specific existing sidebar or create a brand new one.

Top Reviews